Yılmaz Karakoyunlu
“İzmir mübadillerle şahsiyet kazandı”
Söyleşi: Derya Şahin Şan
Salkım Hanım’ın Taneleri, Güz Sancısı, Üç Aliler Divanı, Çiçekli Mumlar Sokağı, Yorgun Mayıs Kısrakları, Ezan Vakti Beethoven, Beyaz Mahşer Gergefi, Mevsimler Eskidi Biraz, Serçe Kuşun Sonbaharı ve son olarak da Mor Kaftanlı Selanik… Okuyucusunu ilk satırından sonuna dek tutsak eden bu kitapların yazarıydı Yılmaz Karakoyunlu. Sadece bunların değil tabii ki, nice şiir, şarkı ve oyunun da yazarıydı. Sanatçı kişiliği ve yazarlığı bir yana aynı zamanda bir ekonomist, siyasetçi ve devlet adamı idi.
Siyaseti bırakınca kendine verdiği sözü tutup Urla’ya yerleşen Karakoyunlu, yaşamının son yıllarında İzmir’in bu şirin ilçesinde yüzyılımızın en önemli tarihsel ve toplumsal dönemeçlerinden biri olan mübadelenin izini sürdü. Eserlerinde mübadillerin çektikleri memleket hasretini öyle gerçekçi aktardı ki, onların hüzünlerini ruhumuzun derinliklerinde hissettik. 2024 yılında aramızdan ayrılan Karakoyunlu'nun Urla'daki evine konuk olup İzmir Kültür ve Turizm Dergisi için keyifli bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Karakoyunlu'nun "İzmir mübadillerle şahsiyet kazandı" ve "İzmir insanının bakışlarında nem var" sözleri aklımda hâlâ. Mübadeleye sahne olan topraklarda yaşananlara dönemin koşullarında bakmayı başaran Karakoyunlu'nun eserleri, kapı komşusuyken komşu coğrafyalara savrulan hayatları bugün de tüm gerçekliğiyle yansıtıyor. Anısına saygıyla...
10 yıldır Urla’da yaşıyorsunuz. Neden Urla’yı tercih ettiniz?
Karakoyunlu: Kabinede devlet bakanı, hükümet sözcüsü olduğum dönemde konuşmacı olarak davetli olduğum bir toplantı için Çeşme’ye geldim. Toplantıdan sonra bir balık yiyeyim dedim. Aynı dönemden bakan dostum, sevgili arkadaşım Prof. Dr. Suat Çağlayan, “Gel seni bir yere götüreyim” dedi, Urla iskelede bir mekâna geldik. Yemeğimizi yedikten sonra da beni evine davet etti. O gün öğle uykumu Urla’da uyudum. Uyandığımda hava çok güzeldi. Yürüyüşe çıktım, şu anda evimin bulunduğu noktadan manzarayı seyrettim ve kendi kendime “Siyaseti bırakınca buraya yerleşeceğim” dedim. Aslında aklımda üç yer vardı; İzmir Urla, Antalya Aksu, Edirne Enez. Ama ben Urla’yı tercih ettim. Siyaseti bıraktım ve zamanında Urla’yı seyrettiğim o yere yerleştim.
Urla sizin için bir inziva yeri mi?
Karakoyunlu: Burası benim için kafa dinlemekten çok öte. Burada roman yazıyorum, bilimsel çalışma hazırlıyorum. Bunları İstanbul’da yapamıyorum, çünkü çok gürültülü bir şehir İstanbul.
Urla’da yaşamanız yazınsal hayatınızı olumlu etkiledi mi?
Karakoyunlu: Evet, son 10 yılda 4 roman yazdım. İlk olarak, ihtilal öncesi dönemde iddialı bir solcu ile bir musiki muallimesinin hikâyesini anlattığım ‘Perize, Ezan Vakti Beethoven’ romanını yazdım. Onu ‘Yorgun Mayıs Kısrakları’ ve ‘Serçe Kuşun Sonbaharı izledi. Yorgun Mayıs Kısrakları’nda, Menderes’in aşkı etrafında demokrasi mücadelesine ağırlık verdim. Serçe Kuşun Sonbaharı’nda ise Şeyh Bedrettin’in hayatını ele aldım. Son olarak ‘Mor Kaftanlı Selanik’i yazdım. Kitabı yazarken romanın konu aldığı yerlerin coğrafyasını görmek istedim. Selanik, Girit, Sakız, Samos ve Midilli’ye gittim. İzlenimlerim ve tespitlerim bu romanın hem duygusal dünyasını, hem coğrafyasını çok etkiledi ve yararlı oldu. Öykülerimden oluşan kitabımın çalışmalarını da yakın zamanda tamamladım. Şimdilik ismini “Neşide Hanım’ın Konağı” olarak düşünüyorum. Ayvalık zeytin hasadı sırasında gözlediklerim beni çok etkiledi. Ve Ege bölgesinin dokuz değişik yöresinden dokuz kadının mahrem maceralarını anlatan hikâyelerimi kaleme aldım.
Mübadeleyi konu alan kitaplar yazıyor, mübadillerin yaşadığı bölgelerde araştırmalar yapıyorsunuz. İzmir’in kent kimliğinde mübadele ve mübadillerin önemi nedir sizce?
Karakoyunlu: 1924 Lozan Anlaşması’ndan sonra mübadiller İzmir’e gelince bu kentin kimliği değişti. Mübadiller çok değişik yerden ve şehirlerden geldiler. Gelenler evlerini terk etmiş insanlardı. Göçmen olarak gelen insanların çevreyle uyum sağlamaları kolay olmaz, Ama bu kadrolar, çok sağlam ahlak değerleri ile gelirler. İradeleri çok düzgün ve sağlam olur. O dönemde gerek Selanik’ten, gerek Makedonya’dan kente gelen mübadillerin İzmir’e şahsiyet kazandırdığını düşünüyorum.
Hem adalardan hem de Yunan anakarasından gelenler, bilgilerini, tecrübelerini getirirken aynı zamanda duygularını ve terbiyelerini de getirdiler. Ege Bölgesi’nde yerleştirildikleri yerlere bu terbiye ve irade etkinliğini yerleştirdiler.
Yazılarınızda Türkiye’de kentsel değerlendirme ölçütlerinin yeterli olmadığını belirtiyorsunuz. Sizce bir kenti, örneğin İzmir’i değerlendirirken hangi ölçütler göz önünde bulundurulmalı?
Karakoyunlu: İzmir benim çocukluğumdan beri, tarih coğrafya kitaplarında, “Türkiye’nin ihracat limanı” diye anlatılırdı. Peki, ne ihraç eder İzmir? Uçak mı, elektrik santralimi? Hayır, zeytinyağı, zeytin, üzüm, incir, yani tarımsal ürün ihraç eder bu kent. Elbette ki İzmir’i tanıtırken bunları da anlatmak gerekir; ama İzmir’i tanımlamak için tek başına yeter mi bu ölçüt? Bence yetmez.
İzmir’in öncelikle nasıl bir şehir olduğunu anlatması gerekir. ABD’nin bir eyaleti olan Kansas’ı ele alalım. Nüfusu 2,5 milyon olan Kansas’ın yüzölçümü ise İzmir’in iki katı kadardır. İzmir’de 9 üniversite vardır, Kansas’ta ise 49. İzmir, Türkiye’nin üçüncü büyük şehri ama birinci ligde takımı yok. Benim gençliğimde 6 takım vardı. Hepsini hayranlıkla izlerdim. Altay, Göztepe, Karşıyaka, Altın Ordu, İzmirspor ne muhteşem takımlardı. Bugün ise bunlardan etkin olan ne kaldı. İstanbul’da yaşardım; ama Altay denilince içim titrerdi. Çünkü, İstanbul’da Beşiktaşlıydım.
Örneklerden de anlaşıldığı üzere bazı şeyler, kendi kendine değer taşır.
İzmir için öngörülen turizm, kültür, fuarlar, kongreler şehri yakıştırmaları bu açıdan birer ölçüt olarak kabul edilebilir mi sizce?
Karakoyunlu: İzmir bir kültür ve turizm şehri diyemezsiniz. Çünkü deniz turizminde sadece Çeşme’yi satıyor İzmir. Dikili aynı ölçüde satılıyor mu? Ya da tarihi ve kültürel değerlerini yeterince kullanabiliyor mu tanıtımı için? Hayır. Kendinizi üç şeyle sınırlamışsınız; birincisi Demeter heykeli, ikincisi Efes, üçüncüsü de Meryem Ana’nın mezarı. Hâlbuki Bergama gibi bir değeri var İzmir’in. Yeterince tanınmıyor, bilinmiyor.
“Gençler daha aktif olmalı”
Siz İzmir’in geleceğini nerede görüyorsunuz?
Karakoyunlu: Kültür, turizm ve fuarlarda İzmir çok önemsenmesi gereken bir uygar ve cesaretli kenttir. Son dönemde kültürel anlamda iyi şeyler de oluyor İzmir’de. Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay, dünya çapında örnek gösterilebilecek nitelikte bir şey yaparak; Anadolu Filarmoni Orkestrası’nı İzmir’de kurdu. Halk ile klasik müziği bir araya getiren bu orkestranın benzeri başka bir yerde yok. Bunu İzmir için çok önemli bir faaliyet sayıyorum. Bunun yanı sıra eğitim anlamında da önemli yatırımlar yapılıyor, yeni üniversiteler kuruluyor. Örneğin İzmir Üniversitesi adıyla bir üniversite kuruldu bu şehirde. Bunun da benzeri yok. Türkiye’de şehirlerin adıyla anılan üniversitelere baktığımızda hepsinin devlet üniversitesi olduğunu görüyoruz, İzmir Üniversitesi ise özel üniversite.
Ancak İzmir’deki üniversitelerin ve üniversite öğrencilerinin yeterince aktif olmadığını düşünüyorum. İzmir’deki 9 üniversite arasında düzenlenen bir yarışma var mı örneğin? Benim bildiğim kadarıyla yok. En basitinden üniversiteler arası bir futbol müsabakası bile yapılmıyor. Bir tiyatro festivali yapılsa, bir münazara müsabakası yapılsa, ne kadar ilginç olur değil mi? Dolayısıyla gençler okuduğu üniversitenin armasını bile bilmiyor. Hâlbuki Dokuz Eylül Üniversitesi ile Ege Üniversitesi ile futbol maçı yapsa, maçı da Urla’da bir statta yapsa ne kadar tesirli olur düşünebiliyor musunuz? Bir kentin genç nüfusu o kentin kültürel, sanatsal, sportif faaliyetlerine katkıda bulunmazsa o kentin gelişmesi mümkün değildir. Bu sadece İzmir’in değil, Türkiye’deki pek çok kentin sorunudur… Ancak İstanbul’da ya da Ankara’da böyle bir sorun yok. İstanbul öğrencisini hocaları yönlendirir çünkü. Ben Ankara’da Mülkiye’de okudum. Üniversiteye gelene kadar Diyarbakır’da opera ve bale görmemiştim. Hocalarımız bizi yönlendirirdi.
İnsan ve kent arasındaki en can alıcı ilişki ortak bir kültür oluşturma iradesine yatkınlıklarıdır diyorsunuz. Bu açıdan baktığınızda İzmir’de yaşayanlar ile İzmir kenti ortak kültür oluşturabilmiş mi?
Karakoyunlu: Pek sayılmaz. Dikkat ederseniz ortak bir kültür oluşturma noktasında irade yatkınlığından bahsetmişim. İrade bir kararı mutlaka yerine getirmenin azmidir. Azim tek başına bir mana ifade etmez. Azmi bir karara bağlamak gerekir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti bu meseleyi çözmeye azim ve kararlıdır denir. İzmir’de bu iradeyi göremiyorum. Kentsel nüfus ile kırsal nüfus arasındaki fark bu iradenin oluşmasını engeller. Kentsel nüfus kırsallaşamadığı gibi, kırsal nüfusun kentleşmesi de 50 seneyi bulur. O zaman kırsal sınıfın egemen olduğu bir coğrafyada sizin kentselliğiniz sadece ana şehre bağlılık olur. Bu da ortak kültür oluşturma idaresine el vermez.
“İzmir’in kadınları uygar”
İzmirli araştırmacı yazar Yaşar Ürük kendisiyle yaptığımız söyleşide, İzmir’in Türkiye’deki en yaşanılası kent olduğunu söyledi. Buna katılıyor musunuz?
Karakoyunlu: Evet katılıyorum. İzmir’de insanlar başka şehirlerdeki gibi birbirini rahatsız etmiyor. İzmir’de insanlar bir şey sorduğunuzda size cevap veriyor. Esnafı insanı adam yerine koyuyor. Özellikle İzmir’in kadınlarında uygar insan davranışı Türkiye’nin diğer şehirlerinkinden çok çok fazla tezahür ediyor. Bu çok önemli bir şey...
İzmir’in kadınlarının farklı olduğuna dair söylenenler sizce de doğru mu?
Karakoyunlu: Bu şehirde yaşayan kadınların algıları zengin; bir şey anlattığınız zaman hızla anlıyor işin önemini… İzmir kadını. Özgüvenleri yüksek. Tıpkı Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi İzmir kadınları yürürken topuklarının sesiyle erkek ayartabilir. Kadın kalçasını sallamıyor, saçını savunmuyor, göğüs çatalını göstermek için çaba harcamıyor; ama öyle bir zarafetle yürüyor ki, Allah nasıl yaratmış diye bir hayranlık ifade ediyorsunuz. Ayrıca bu şehirdeki kadınlar çok aktif, çok sosyal; toplumsal sorumluluk idrakleri de çok yüksek…
Romanlarınız çevrenizdeki ve Urla’daki insan tipleri ile mekânlara ilişkin izler de taşıyor mu?
Karakoyunlu: Elbette. Bir roman hayalsiz olmayacağı gibi sadece hayal ederek de olmaz. Ben de romanlarımda, mekân ve insan tarifinde yaşadığım coğrafyayı kullanıyorum. Örneğin iskeledeki bir balık lokantasında çalışan bir garson romanlarımda anlattığım tiplerden biri. Çineli Müyesser diye bir karakterim var, o karakter bana annemin ilham ettiği bir şahsiyettir Bir başka romanımda eşimin karakterini kullandım. Yine romanlarımın birinde anlattığım cami Urla İskelesi’nin arkasındaki camidir.
Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz var mı?
Karakoyunlu: Elimin altında iki kitap projesi var. Bunlarından ilkinde Türkiye’de liberalizmin tarihini işliyorum; ikincisinde ise Abdülhamit’in hayatını yazıyorum.
Urla’da yapmaktan keyif aldığınız şeyler neler?
Karakoyunlu: Genellikle evimde vakit geçiriyorum, haftada bir-iki gün kente inip yemek yiyorum, diğer günler yemeğimi kendim yapıyorum.
İzmir ve Ege mutfağına ilginiz var mı peki?
Karakoyunlu: Ege mutfağının üçayağı var. Birincisi Giritlilerin, ikincisi Selaniklilerin, üçüncüsü ise İzmir’e sağdan soldan gelenlerin yaşattıkları mutfaklardır. Bence en güzeli Selaniklilerin mutfağıdır. Belki de annem ve eşim Selanik kökenli olduğu için böyle düşünüyorum. Benim bilgi ve tecrübelerim bu yönde. Selanik ve Girit mutfağı arasında ne fark var derseniz; Selanikliler pişirdikleri bütün zeytinyağlı yemeklerin içine şeker katarlar, hem de adamakıllı. Bu yüzden Selaniklilerin pişirdiği zeytinyağlılar insana parmaklarını yedirtecek kadar lezzetlidir.
| Bu söyleşi, İzmir Kültür ve Turizm Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 20. sayısında yayımlanmıştır.